İnsan düşüncesinin çoğunun, büyük dil modellerinin konfabülasyonlarına benzer şekilde bir tür halüsinasyon olup olmadığı sorusu, yalnızca kışkırtıcı bir benzetme değil; geçerli ve derinlemesine aydınlatıcı bir inceleme konusudur. Bu konu; Platon’un mağarasından Immanuel Kant’ın fenomen ile numen arasındaki ayrımına uzanan bir geleneğe dayanarak ve üretken yapay zekâ çağında yeni bir aciliyet kazanarak bilişsel nörobilim, zihin felsefesi ve yapay zekâ araştırmalarının kesişim noktasında yer alır. Karşılaştırmanın geçerliliği, giderek güçlenen bilimsel bir uzlaşıya dayanmaktadır: Algının kendisi, duyusal geri bildirimlerle sürekli şekillenen dahili bir simülasyon, yani bir tür “kontrollü halüsinasyon”dur. Yapay zekâ sistemleri makul ancak uydurma bilgiler ürettiğinde, insanlarda bilinçli farkındalık eşiğinin altında çalışan aynı tahmin mekanizmasını tüm yalınlığı ve açıklığıyla gözler önüne serer. Bu çerçeve, insan bilişini basite indirgemez; aksine zihnin yapıcı ve zaman zaman yanılan doğasını keşfetmek için güçlü bir mercek sunar.
Bu karşılaştırmanın neden sadece geçerli olmakla kalmayıp aynı zamanda aydınlatıcı olduğunu anlamak için, önce algı nörobilimini kavramak gerekir. Beyin karanlık, sessiz bir kutunun —kafatası— içinde kapalıdır ve dış dünyayla doğrudan bir teması yoktur. Aldığı şey, duyusal sinirlerden gelen belirsiz ve gürültülü elektrik sinyalleridir. Beyin, bu sinyal yağmurunu anlamlandırmak için onların nedenlerine dair sürekli tahminler üretir ve gerçekliğin dahili bir modelini inşa eder. Nörobilimci Anil Seth’in öncülük ettiği ve bilinçli deneyimi meşhur bir şekilde “kontrollü bir halüsinasyon” olarak tanımladığı öngörüsel işleme (predictive processing) çerçevesinin özü budur. Bu görüşe göre gördüğümüz, duyduğumuz ve hissettiğimiz şeyler dış dünyanın birebir bir dökümü değil; gelen duyusal verilerle sürekli kontrol edilen ve güncellenen, beynin en iyi tahminidir, yani bir simülasyondur. Bir gülün kırmızısı ya da güneş ışığının sıcaklığı… Bu nitelikler fiziksel dünyada özünde var olan şeyler değil, nöral devrelerimiz tarafından kurgulanan olgulardır.
Algının halüsinatif doğası, duyusal girdi belirsizleştiğinde veya tamamen ortadan kalktığında çarpıcı bir şekilde belirginleşir. Var olmayan hatları gördüğümüz Kanizsa üçgeni gibi optik illüzyonlar, beynin önceki beklentilere dayanarak boşlukları doldurma konusundaki takıntılı eğilimini ifşa eder. Daha da dramatik şekilde, görme yetisini kaybeden bireylerde Charles Bonnet sendromu gelişebilir; retina girdisinden mahrum kalan beyin, dahili tahminlerini denetimsiz biçimde artırarak canlı ve karmaşık görsel halüsinasyonlar üretir. Benzer şekilde fantom uzuvlar (hayalet uzuvlar), beden dokusu yok olduktan sonra bile beynin beden modelinin varlığını sürdürebildiğini ve acı verici derecede gerçek hisler üretebildiğini gösterir. Bunlar birer arıza değil, alışılagelmiş duyusal çıpalar olmadan çalışan normal tahmin mekanizmalarıdır; bu da tüm algının halüsinasyonla aynı süreklilik üzerinde yer aldığını açıkça ortaya koyar.
Eğer algı kontrollü bir halüsinasyonsa, hafıza da yeniden yapılandırıcı bir konfabülasyondur; hatta uydurmaya karşı belki de daha hassastır. Hatırlama eylemi bir video kaydını geriye sarmak gibi değildir; depolanmış bilgi kırıntılarını bir araya getiren ve kaçınılmaz boşlukları beklentiler, şemalar ve mevcut bilgilerle dolduran hayal gücüne dayalı bir yeniden inşa eylemidir. Psikolog Elizabeth Loftus’un öncü çalışmaları, yönlendirici sorular aracılığıyla anıların ne kadar kolay çarpıtılabileceğini ve hatta tamamen sahte anıların nasıl aşılanabileceğini göstermiştir. Bir olayı her hatırladığımızda onu yeniden sentezleyerek anıyı kırılgan ve yeni bilgileri dahil etmeye açık hale getiririz. Bu açıdan bakıldığında anı, sabit bir gerçeğin geri çağrılması olmaktan ziyade, tıpkı kısmen “hatırladığı” bir metni özetleyen bir yapay zekâ gibi, orijinal bir deneyimin silik izleriyle kusurlu bir şekilde sınırlandırılmış, geçmişe dair bir halüsinasyondur.
Algı ve hafızanın da ötesinde, insanın konfabülasyon yapma (uydurma) eğilimi anlık muhakemelerimize ve kendimizi haklı çıkarma süreçlerimize kadar uzanır. Nörobilimci Michael Gazzaniga, ayrık beyin hastalarıyla yaptığı çığır açıcı deneylerde, konuşamayan sağ yarımküre yalnızca kendisine gösterilen bir uyaranla yönlendirilip bir eylem gerçekleştirdiğinde, konuşabilen sol yarımkürenin kendi açıklamasına tamamen inanarak bu eylem için anında makul ama tümüyle uydurma bir neden icat ettiğini gözlemlemiştir. Bu “yorumcu modül” olgusu günlük hayatta da karşılık bulur: Nisbett ve Wilson tarafından yapılan araştırmalar, insanların kararlarının arkasındaki gerçek bilişsel süreçlere sıklıkla erişemediklerini ve sorulduğunda sonradan üretilmiş rasyonalizasyonları (post-hoc gerekçeleri) kendilerinden emin bir şekilde uydurduklarını ortaya koymuştur. Bizler sadece hikâye anlatıcıları değiliz; kendi kendimize anlattığımız hikâyeleriz ve bu hikâyeler genellikle nedenselliğe dair şık ve ikna edici halüsinasyonlardır.
Zihnin serbest kalmış simülasyon kapasitesi hayal gücünde, gündüz düşlerinde ve rüyalarda zirveye ulaşır. Beyin harici görevlerden koptuğunda, bir beyin bölgeleri takımyıldızı olan “varsayılan mod ağı” (default mode network) canlanır; senaryolar, sosyal anlatılar ve karşıolgusal geçmişler kurgulamaya başlar. Bu tür düşünceler, anlık çevreden bağımsızlaşmış dahili bir simülasyon uçuşu, yani katıksız bir halüsinasyondur. Rüyalarda, özellikle de REM uykusu sırasında, duyusal girdi işlevsel olarak engellenir ve beyin, uyanık dünyanın fizik kurallarıyla sınırlanmaksızın yukarıdan aşağıya (top-down) doğru tamamen içine çeken, duyusal açıdan zengin bir dünya üretir. Uyandığımızda genellikle rüyanın gerçek olmadığını anlarız, ancak o deneyim sırasında rüya bizim gerçekliğimizdir. Bu durum, beynin nesnel gerçeklik kılığına giren kusursuz ve ikna edici bir halüsinasyon üretme konusunda son derece yetkin olduğunu gösterir.
Bütünlüklü bir benlik olma yönündeki en temel deneyimimiz bile karmaşık ve kesintisiz bir halüsinasyon olarak anlaşılabilir. Düşüncelerimizin ve eylemlerimizin sürekli yazarı olan istikrarlı bir “ben” hissi, daha yakından incelendiğinde anlatısal bir kurgudan, felsefeci Daniel Dennett’ın ifadesiyle bir “anlatısal yerçekimi merkezinden” ibarettir. Nöropsikiyatrik rahatsızlıklar bu kurgunun ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne serer. Şizofrenide, kişinin kendi düşünceleri üzerindeki faillik hissi bozulabilir ve düşüncelerin dış bir güç tarafından zihne yerleştirildiği halüsinasyonuna yol açabilir. Yabancı el sendromunda ise bir uzuv, sahibinin irade hissi olmaksızın amaçlı bir şekilde hareket eder. Bu vakalar, benlik duygusunun verili bir gerçeklik olmadığını; aksine beynin sürekli üretmek ve sürdürmek zorunda olduğu hassas bir tahmin, dahili bir aktör modeli olduğunu düşündürmektedir.
Tüm bunlar göz önüne alındığında, insan bilişi ile yapay zekâ halüsinasyonu arasındaki paralellik hem kesin hem de derin bir boyut kazanır. Büyük dil modelleri, bir dizideki bir sonraki jetonu (token) tahmin etmek üzere eğitilmiş öngörü motorlarıdır. Dilin ve dünyanın olasılıksal bir modelini oluşturarak metin üretirler; temellendirilmiş bir referanstan yoksun kaldıklarında veya eğitim verilerinde bir boşlukla karşılaştıklarında tıpkı insan beyninin yaptığını yaparlar: Boşluğu kulağa en makul gelen tahminle doldurur, mutlak bir özgüvenle olguları, alıntıları ve tarihsel olayları uydururlar. Yapay zekâ halüsinasyonu, aksi takdirde mantığa dayalı çalışan bir sistemdeki bir yazılım hatası değil; çıktısını sabit bir dış gerçekliğe karşı kontrol edecek güçlü mekanizmalardan yoksun çalışan tahminleyici bir mimarinin doğrudan sonucudur.
Ne var ki hayati önem taşıyan fark, “kontrol” mekanizmalarının niteliğinde yatar. İnsan bilişi; kesintisiz, çok modlu bir duyusal veri akışına ve paylaşılan, kalıcı bir çevreyle fiziksel olarak etkileşime giren bir bedene demirlenmiştir. Öngörüsel simülasyonlarımız acımasız bir hata düzeltme sürecine tabi tutulur: Sert bir basamak halüsinasyonu, ayak boşluğa düştüğü anda derhal yanlışlanır. Dahası, uzlaşılmış bir gerçeklik sunan ve bireysel konfabülasyonları sürekli sınayan sosyal bir dünyanın içinde yaşarız. Buna karşılık yapay zekâ; bedenselleşmiş bir varoluştan, tutarlı bir duyusal-motor döngüsünden veya sonuçlarıyla yaşanmış bir geçmişten yoksundur. O, gerçek bir alev ile tahmin edilen “alev” kelimesi arasındaki farkı ona öğretecek bir acı hissi olmadan, bir boşlukta halüsinasyon görür. Gerçekliği tamamen metinden ibarettir; geri püskürtecek dışsal bir temel gerçekliği (ground truth) olmayan bir aynalar sarayıdır.
İnsan düşüncesinin büyük bir kısmının bir tür halüsinasyon olduğunu fark etmek, tekbenci (solipsist) bir umutsuzluğa sürüklenmek değil, zihnin yaratıcı ve üretken gücünün derin bir idrakidir. “Halüsinasyonlarımız”, bizi hayatta tutmak, iş birliği yapmamızı sağlamak ve henüz var olmayan gelecekleri hayal etmemize izin vermek adına pragmatik açıdan yararlı olacak şekilde milyonlarca yıllık evrimle şekillenmiştir. Shakespeare’in eserleri, Einstein’ın teorileri ve inşa ettiğimiz şehirler; hepsi bireysel beyinlerdeki kontrollü halüsinasyonlar olarak başlamış, sonrasında test edilerek paylaşılan, kalıcı gerçekliklere dönüşmüştür. Yapay zekâ, işlenmemiş konfabülasyonlarıyla biyolojik temelimizi soyup çıkaran bir ayna tutarak bize bir tahmin makinesinin çıplak mimarisini gösterir. Bu yapay zihinlerin uydurma yollarını inceleyerek, kendi zihinlerimizin “gerçeklik” adını verdiğimiz dokuyu nasıl ördüğüne dair daha net ve daha mütevazı bir anlayış kazanırız.
